Yağmur Altında Como Gölü

YAĞMUR ALTINDA COMO                 

 

Seval kapıda, sabahlığıyla. Uçağa yetişecek kocasını uğurlamakta.  Öpüyormuş gibi uzanıyor. Yetişemiyor, vazgeçiyor. Sonra sarılmaya çalışıyor. O da olmuyor.  Birden işe gitmesi gerektiğini hatırlayarak  tam kapıyı örtecekken;

“Boş ver, uğraşma. Konuşuruz sonra” diyor kocası Ahmet ve asansörü çağırıyor.

Kapıyı kapatıyor ve  boğazında tıkanan ne varsa çıkarcasına dökülüyor  gözyaşları.  Yere doğru çömelerek, kapıya yaslanıyor.  Bu kez içine akıtmadan, sesi ne kadar çıkarsa tüm içindekileri dışarı vererek, düşünmeden, sakınmadan ne varsa hayatında tüm olumsuzlukları göndermeye çalışır gibi..

Haftaların, ayların yılların birikimi.  İşte kontrolsüzcesine akıyor.  O an çalan telefon sesi dahi duymadan, ama birkaç üsteleyince, açmak zorunda.

“Seval, neredesin? 10 dk. Aşağıda seni bekliyoruz” diyor arkadaşları. Demek çalan zilin sesini de duymamış.

“Bir dk. Geliyorum şimdi” demesiyle hemen mutfağa koşup sakinleştirici haplarından birini daha alıyor.

Kimbilir bu kaçıncı hap,   kaç senedir, hem de günde kaç kez..

 

Hemen üstünü değiştirip, gözlüğünü takıyor.  Herşey normalmiş gibi;

 

“Dün gece uyuyamadım. Gözüm çok şiş, sizi beklettim, kusura bakmayın”

 

Dese de arkadaşları ikna olmuş gibi görünmekte.

 

Her sabah Kemal, Deniz ve Seval’i de alarak işe geliyorlar. İş Taksim’de. Bazen de araç değiştiriyorlar. Örneğin Deniz arkadaşları alıyor ama birlikteler. Kolay mı körü trafiği başka nasıl çekilir tek başına.

 

Seval arabaya biner binmez atıyor kafasını koltuğa. Hiç konuşmuyor kimseyle ”günaydın” dışında. Oysaki dün ne kadar neşeliydi.

 

”Bir şey mi oldu, Seval.” diye sorsalar da Seval’de cevap yok.

 

Nasıl konuşabilirdi? Nasıl neşeli olabilirdi? Dün akşam gelen koca bu sabah başka bir ülkeye geçecek, oradan da başka yerlere, sonra da bir süredir çalıştığı yer olan Antalyada toplantıya yetişmeli.  Son birkaç aydır hep aynı. Hatta birkaç sene de denilebilir.

 

Ev ve çocuk sorumluluğu Seval’de. Kocası ay’da bir veya iki kez geliyor.  Çünkü şehirdışında çalışmakta. Onun tabiriyle ”ekmek parası” kazanmakta. Herşey onların geleceği için…. Yoksa bu hayatı O’da istemiyor.  Ama ”ekmek parası” kazanırken bir eş ve çocuğu olduğunu unutuyor bazen. Son zamanlarda ise tamamen.. İşte Seval ne zaman bunları düşünse ya bir sigara yakıyor ya da destek bir ilaç peşinde istemeden.  Annesi ne zaman eve gelse bu hapları görünce çılgına dönüyor.

 

”Kocan yüzünden değil mi” diye çıkışsa da

 

”Yok canım, bırakacağım, evde bulunsun diye alıyorum” cevabı hiç de inandırıcı olmuyor.

 

 

O sabah işe geldiklerin Deniz, Kemal’e

 

”Farkında mısın Seval’in hareketleri ne kadar yavaşladı. Ayrıca çok da tutuk oldu. Bir şeyi birkaç kez anlatmak zorunda kalıyorum”

 

Farketmez miyim? Son zamanlar da çok da dalgın. Geçende erkekler tuvaletinden çıkarken gördüm“ dediğinde Deniz;

 

“Eyvah, eyvah. Onunla ciddi ciddi konuşmalıyım. Bu böyle gitmez.“

 

İşyerindeki dedikodular alıp başını gitmişti.

 

Seval,  işyerinde odasını girdi, günlük işlerine geçmeden önce elektronik posta kontrolü her sabah olduğu gibi..

 

Gülümsedi. İstanbul’daki proje toplantısında tanıştıkları İtalyan’dan yine eposta var. Yine olumlu, yine  neşeli ve her zamanki gibi zarifçe.  Kocasından alışık değil. Şaşırıyor tabii. Bunlar ona o kadar farklı geliyor ki, kendini o kadar iyi hissettiriyor ki, keşke diyor her gün birkaç kez gönderse. Ne olursa olsun; yazı, çiçek, resim neyse, ne gelirse gelsin ondan.  Yeter ki gelsin, gelsin de bir şeyler biraz gülümsesin yüzü.

 

Bu kez daha farklı bir şey göndermişti Giancarlo.  Uzun bir yazı eklediği bir Video. Video’da ise Milano yakınlarındaki Como gölü’nün eşsiz görüntüleri..

 

“Harika bir yer” diye iç geçirdi Seval.

 

Oh, ne iyi gelmişti sabah sabah. Bu güzel görüntüler,  iltifatlarla dolu hoş bir yazı ile birlikte. Kim olsa etkilenirdi.  Hele bir de kadınsa. Birden aklına geldi. Kimbilir nasıl görünüyordu? Çantadaki aynaya baktı ki; hemen toparlanması gerekir. Gözler şişmiş, yüz soluk, mutsuz bir kadın var karşısında. Aynada biraz çeki düzen verdi kendine, sonra gözü tekrar mektuba takıldı.

 

Tekrar tekrar okumak istiyordu. İyi ki de tekrar bakmıştı. Çünkü mektubun sonunda sanki bir teklife benzer bir ifade görüyordu.  Giancarlo o kadar kibardı ki, bir talepte bulunmak için nasıl da zor kelimeler bulmuştu. Herkes anlayamazdı.  Biri dışında.

 

Seval demek istediğini şöyle yorumladı.

 

“ Haftaya Milano’daki evimde bir parti veriyorum. Sonra da Como’da bir göl gezintisi yapacağız. Gelirsen onur duyarım”

 

Eskiden olsa bunlara aldırış eder miydi? Kocası olmadan asla.  Ya şimdi? Bir kocası var ama yok.  Bir değil iki değil en az üç senedir böyle. Eve gelse dahi bir an çıkmanın peşinde. Sanki ne yaptığını biliyor mu? Ya sorumluluklar.. Evde ne işler var, çocuk nerede nasıl okuyor? Fikri var mı acaba? Hiç soruyor mu? Öyleyse benim derdim ne? Ben haplarla yaşamaya mecbur muyum?  Kendimi, sağlığımı kaybettim. Ben ne zaman yaşayacağım.? Gençken değil de ne zaman..

 

“Kabul edeceğim” dedi içinden ne olursa olsun, kim ne derse desin..

 

Hemen internetten küçük bir araştırma yaptı. Yorumları okudu.

“Milano, bir sanayi ve moda şehri.  İtalya’nın önemli merkezlerinden. Fakat öte yandan, turistik olarak çok da ilginç bir yer değil.  Şehrin tam ortasında kurulu, ve şehri simgeleyen muazzam katedral dışında. Turist buraya geldiğinde iş dışında görmesi gereken yerleri, bellidir. Birkaç tane çok iyi seçenek var. Avrupa’nın o kendine has tarihi dokusunun dışında çıkmak isteyen olursa daha harika bir yer önerilir. Hem de Milano’ya sadece 1 saat mesafede. Birçok zenginin, ünlü aktörün, sanatçının malikanelerinin olduğu muhteşem Como Gölü. Dünyaca bilinen, birçok Hollywood starlarını ağırlayan, nice filmlerin çekildiği, ne hatıraların geçtiği inanılmaz bir doğa harikası. Milano’ya gelmişken bu güzel coğrafyayı görmeden gitmek ne büyük bir kayıptır. “

 

 

Tamam, gidecekti.  İş, çocuk, ev gibi konular vardı tabii.  Ama organize edilebilirdi.

 

Etti de ve bir hafta sonra aynen planladığı gibi kendini havaalanında buldu. ..

 

Uçağı beklerken birden aklına geldi. Haplarını nereye koymuştu. Ya unuttuysa.  El çantasının içinde ne var ne yok döktü dışarı yine yok,  ceplerine baktı. Yok,  Hay Allah sabah çıkarken aceleyle unuttu içmeyi, yanında yok. Ne yapacak, nasıl yaşayacak onlarsız.. Panik haldeyken  elinin titrediği fark ederek irkildi. Oysaki içindeki ses

 

“Seval, sen ne yapıyorsun? Bu kadar mı zayıfsın yani.. Bırak artık bunları ”  diyordu.

 

Doğruydu. Bırakacaktı. Eskisi gibi güçlü bir kadın olup değişmeliydi. İşte ilk adım. Kimseye haber vermeden içinden gelen sese gitmekte. Değişim değil miydi? Hem de nasıl. Bu cesarete sahip bir kadın nasıl ilaçlarla yaşardı.

 

Bu iç hesaplaşmalara dalmışken nerdeyse uçağı kaçıracaktı.

 

İşte gidiyordu. Bir hayal, bir rüya bir macera uğruna.  Olsun, denemeye değer. Hayat kayıp gitmekte çünkü…..

 

Milano havaalanındalar.  Giancarlo gecikmeden ötürü sabırsız. Seval bavul teslimi bölümüne geldiğinde onun panik halini görüyor içeriden, ses çıkarmasa da zaten birazdan da telefon çalıyor.

 

“Neredesin, merak ettim”

 

“Geliyorum, şimdi çıkıyorum”

 

Elinde beyaz bir orkido ile Giancarlo kapıda.

 

“Hoş geldin. Hadi, parti başladı. Hemen çıkalım, trafiğe kalmadan.”

 

Öyle bir histi bu ilk defa geldiği bu şehir içine hemen alıvermişti. Sanki daha önce burada yaşamış gibi. Ya bu adam. İkinci kez karşılaştığı İtalyan. Sanki senelerdir tanıyormuş gibi. Yakın, doğal ve samimi.

 

“Ne tuhaf. Kocamla bile bu kadar rahat olamadım”

 

Seval, arabaya bindi. Ve sanki kendini bırakmak istiyordu. Düşünmeden, planlamadan biri tarafından idare edilmek.  Mutlu, huzurlu ve kaygısızca. Teslim etmek birine. Uzun zamandır yapamadığı şeyi yani.

 

Yaptı da.. Parti önce bir bahçede başladı. Giancarlo şirketteki 20 yılının kutlamasını yapıyordu. Daha sonra evinin terasına geçildi. Çoğu İtalyan, Fransız. Farklı olarak bir Faslı bir de Türk var.  Neşeli bir grup. Biraz fazla gürültülü olsa da rahatsız edici değil. En azından şimdilik. Fakat zamanla içkinin de tesiriyle, sesler yükselmekte. Bu durumda Seval tek başına gidiyor bir köşeye.  Alıyor içeceğini. Tam kendini düşünecekken yanında birini hissediyor;

 

“Biliyorum, sıkıldın. Ama yarın istersen baş başa Como gezisi yapabiliriz.Böylece dinlenmiş olursun”

 

“Tabii” diyor Seval gülümseyerek.

 

Aslında hayatından memnun. Müzik güzel, manzara harika. Kendisiyle yakından ilgili birisi ile birlikte, güvende ve huzurlu. Ah, bir de aklına İstanbul’da bıraktığı çocuğu gelmese.. Her anne gibi vicdan azabı duymaması mümkün değil. İyi ki telefon var. Özleyince konuşacak, sesini duyacak, annesinin mutlu sesinden mutlu olacak.

 

Ama her şeyden önemlisi sabahtan beri hap almadı ve hala ayakta. Her şey de normal ve yolunda.

 

“Almayacağım artık” diye tekrar söz veriyor kendi kendine.

 

Ve parti bitiyor, ertesi gün klasik bir İtalyan kahvaltısı sonrası Como yolundalar.

 

Biraz yağmur çiselemekte. Ama geçer belki. Tek derdi, resimler bulanık çıkabilir. Yoksa ne fark eder ki..

 

Seval mutlu o an. Hiçbir şey bu mutluluğunu bozamaz. En azından şimdilik…!

 

“Aman Tanrım, bu ne güzel doğa”

 

Ve nihayet işte Como Gölü. Göl durgun ama temiz, yeşil ama havanın her rengini yansıtabilen, küçük ama  derya gibi, ve de öyle bir hoş görüntü ki bulutlarla arkadaşlık yapıyor gibisiniz. Bulutlar dağlardan, yeşilliklerden kıvrılarak sizi takip etmekte gizlice. Tıpkı Karadeniz’deki gibi.

 

Göl kenarı, makul bir eğimle yükselen dağlarla çevrili. Dağların üstü yeşil mi yeşil. Yeşilin tonlarını fark ettikçe fotoğraf makinesi sürekli çalışmakta. Dağların eteklerinde ve hatta tepesinde bile evler görünüyor uzaktan. Sis olsa da manzara kaçırılacak gibi değil. En tepede kurulmuş mahalleler “buraya nasıl çıkıyorlar” sorusunu uyandırıyor. Dağ üzerindeki evler öylesine dik  görünüyor ki. Daha dikkatli bakıldığında asansör gibi bir sistem görüyorsunuz. Eh, bir şekilde yukarıya tırmanılacak. Burada maddi imkanlar yeterince geniş. Ne gerekiyorsa yapılmış. Çıkmak hiç sorun değil. Yeter ki dağlarda kurulu malikaneye alacak imkanlar olsun…

 

O kadar yağmurlu bir günkü uzun süre dışarıda kalamıyorlar. Öte yandan yağmurun ara vermesiyle çıkan bulut kümeleri yok mu. İnanılmaz, iyi ki yağmur yağmış dedirten.

 

Göl kenarı çok sakin. Belki de yağmurdandır ama yine de çok sakin. Gölün etrafında yürüyüş yapıyorlar keyifle. Nefis dağ ve göl kokusunu içlerine çekerek. Sanki bir başka kokuyor burası tanımı zor. Aslında kıyıda yürürken başka çok ilginç şeyler de var. Fark etmemek imkansız. O muhteşem malikaneler mesela. Her biri ayrıca incelemeye değer. Sarı’dan pembeye, beyazdan maviye. Rengarenk ve tümünün bahçesi ayrı güzellikte.  Bakmaya, fotoğraf çekmeye doyulmuyor.  Fotoğrafçı için tek olumsuz taraf havanın kasveti. Resimler biraz gri. Eh o da teknik olarak çözülebilir.

 

Como’da yollar enterasan. Kademeli olarak dağlar üzerinde yol yapılmış. Bazen tünellerden geçiyorsunuz bazen bir kat yukarıdaki yola geçe şansınız var. Bazen de çift yönlü ama tek arabalık yollar görüyorsunuz. Hele bir de kaza varsa işte o zaman keyfiniz kaçabilir. Çünkü polis anında yolu kesiyor, tüm arabalar ya beklemek ya da dönmek zorunda. Ama her şeye rağmen o yolları keşfetmesi bile heyecan verici.

 

Yemek zamanı geliyor. Sabahta pek bir şey yenmedi. Ne de olsa İtalyan kahvaltısı. Bize hiç uymuyor. Etrafta birçok lokanta görüyorsunuz ama kapalı. Açık gibi olanlara girip sessizce kafayı uzatın. “Servis yok” diyebilirler. Yanımdaki bu durumda “Burası İtalya” diye çıkıyor işin içinden. Yemek saatini geçmiş galiba saat 3 olmuş. Neyse bir tane açık lokanta bulurlar. Çok şans olarak. O da göl kenarındaki bir otelin hiç de fena olmayan terası. Biraz pahalıydı ama açlık bastırıldı. Bir daha yemek zamanını kaçırmamalı. Sakın..!

 

Como’da yollarda kıvrılırken durmamak elde değil. Hemen altınızdaki manzaraya takılıyor ve “hadi yine duralım” diyorsunuz. Yanınızdaki diye özellikle demiyorum çünkü manzara hep sizden aşağıda. Yani buradaki keyif o göl manzarasını gittikçe yükselerek çıplak gözle seyretmek ve de fotoğraflamak.

 

Como gerçekten çok sakin bir yer. Turist bile çok az. Yerli halkı ise hemen hemen hiç ortada yok. Marketçiler, ufak tefek satıcılar dışında insanlar nerede, ne yapıyor merak etmemek elde değil.

 

Seval, bu gezi boyunca hep hareket halinde. Resim çekiyor, kendi resmini, Giancarlonun kini. Birlikte resim için birini arıyorlar. Çok yağmur varsa daha az bir yer bakıyorlar ki resim daha iyi çıksın. Sonra sürekli soracak bir şeyler çıkıyor. Örneğin tuvalet nerede? Veya

 

“Yakında cafe var mı?”

 

Mecburen Seval iniyor koşa koşa soruyor.  Tabii önce biri olması lazım sormak için ki bu da çok az Como’da.  Tam birini bulmuşken, adam demez mi

 

“Ben de yabancıyım. Üzgünüm”

 

Kahkaha ile gülüyorlar ikisi.

 

Bir de böyle gezilerde sürekli bir şeylere ihtiyaç olur. Örneğin soğuk, sıcak içecek. Hadi duralım bir şeyler alalım dersiniz. İtalya da bu da kolay değil.  Ya kapalıdır, ya aradığınız yoktur ya da “bekleyin geliyorum” yazısını görüyorsunuz.

 

Seval bunlara şaşırdıkça Giancarlo

 

“Dert etme, burası İtalya” diye işin içinden çıkıyor.

 

Ve artık hava kararmaya başladı bile.

 

Dönüş yine yaklaşık 1 saat aldı Milano’ya.  Hiç konuşmadılar bu ara. Ancak bir telefon bozdu sessizliği;

 

“Anne, seni çok özledim, ne zaman geleceksin?”

 

Seval yine ağlamaya başladı. Bu kez mutluluk mu mutsuzluk muydu bilemedi.

 

Ama gözyaşlarından cevap veremiyordu oğluna.  Bir şey söylemesi gerektiğinin farkında.

 

“Geliyorum oğlum, yarın sabah”  diyebildi.

 

Giancarlo, hiçbir şey sormadı. Tek bir şey dışında;

 

“Bugün mutlu oldun mu?”

 

“Hem de nasıl, hayal bile edemezdim, hele şu dönem”  diye cevapladı Seval.

Tekrar sustular. Seval’e kalsa yarın sabah dönmek istemezdi.

 

Ne tuhaf diye düşündü. Tanımadığın biri seni davet ediyor, farklı bir ülkede beklentisiz, sorgusuz sualsiz keyifli vakit geçiriyorsun. Üstüne üstlük bu adamın yanından ayrılmak istemiyorsun. Hiç tanımadığın halde. Ya tanıdıkların, örneğin kocan. Kim bilir şu an nerede ne yapıyor. Seni merak ediyor mu? Eminim Hayır. Seni bugüne kadar bugünkü gibi mutlu etti mi? Etmiştir belki ama hatırlamıyorum.

 

Giancarlo;

 

“Yine dalgın, neler düşünüyorsun?” diye sorar sormaz bu kez onun telefonu çalar.

 

Arayanı gördükten sonra istemeden açtığını düşünür, Seval. Ve Giancarlo onunla İtalyanca bir şeyler konuşur. Bu konuşma Seval’inkiler gibi kısa da sürmez.

 

Arayan bir kadın. Mesele de büyük görünüyor ki kadın susmuyor. Giancarlo ise dinleme pozisyonunda. Arada da sıkıldı mı acaba diye Seval’a bakmakta.

 

Sonunda telefon kapanıyor, Milano’ya da geldiler bile.

 

Seval kimdi o? sorusunu sorma hakkı hissetmese de, bir açıklama geliyor;

 

“Bölümde çalışanlardan birisi. İzin istiyor.”

 

Doğrusu emrinde çalışan bir kadın akşam saat 10:00 civarı nasıl patronu arıyor ve bu kadar konuşuyor. Hayli iddialı da üstelik. Ayrıca bir konuşmadan çok tartışma gibiydi.  Ne tuhaf işler.

 

“Acaba doğru mu?” diye düşünse de çok da aldırmıyor doğrusu.

 

Gece geç vakit oldu. Sabah erkenden uçuş var. Tam ayrılacakken yine aynı kadın’dan bir telefon ve benzer tarz konuşmalar.

 

Seval bu kez neler olup bittiğini daha doğru tahmin ediyor gibi..Tam emin olmasa da .

 

Ertesi sabah,  ver elini İstanbul.

 

Kısa ve yorucu bir gezi, ihmal ettiği bir çok şey, bıraktığı bir çok iş. En önemlisi oğlu bekliyor onu. Hemen ona koşmalı. Ama kazandığı çok önemli bir şey var. Hala haplarından almadı. Bu kez kararlı, almayacak da..

 

Evinin kapısını açmak için anahtarı sokuyor. Kapı kendiliğinden açılıyor nazikçe. Senelerdir çok iyi bildiği koku kaplamış evini…..

 

 

 

 

 

 

Yazar: admin