Mikonosta Sabah

MİKONOSTA SABAH

Karlı ve çok soğuk bir kış akşamı. Yine uzun bir çalışma günüydü. Saat akşamın 10:00’u. Buz tutmuş yollardan epey zorlanarak eve gelmiştim ve hemen duş alıp yatmak istiyordum ki acı acı çalan telefondan gelen haber ile şaşkına döndüm.

“Sana bir haberim var. İnanmayacaksın ama ben dün evlendim” diyordu Yıldız.

Ne kadar da mutlu bir ses. Sanki dünyanın o an en mutlu kadınının sesi.

Dediği gibi şaşkınlığımı gizlemeyerek;

“İnanmıyorum ya. Bahsettiğin adamla mı peki”

“Evet. Bana kızacaksın biliyorum ama ne yapayım aşık oldum bir kere”

“Allah mesut etsin, Arkadaşım” dedim ama ardından telefon konuşmasını fazla uzatmadan kapadım.

“Üzülmüştüm” diyeceğim ama biliyorum ki

“Ne var bunda yoksa arkadaşının  mutluluğunu mu çekemiyorsun” diyen sesleri duyuyorum.

Kesinlikle Hayır, Bunun kendimce haklı sebebi var;

Biz Yıldızla 5 senedir tanışıyoruz. Bir spor kulübünde tanıştık ve arkadaş olduk.  Birçok erkeğin bakmadan geçemeyeceği kadar alımlı bir genç kadın. Kendine güvenen, iyi eğitimli, sosyal, konuşkan ve güler yüzlü ve benim hemen hemen her şeyi bildiğim bir dostum. Her dostumun olduğu gibi onun da hep mutlu olmasını isterdim.

Her antrenman çıkışı, lokaldeki çay sohbetlerimizde konuştuğumuz konular genelde bilinen şeyler;

Kiminle çıkıyorsun? Hayatında biri var mı?

Yıldız ise hep yeni tanıştığı birini anlatır, bir sonraki görüşmemizde ise o gitmiş yerine başkası gelmiş olurdu. Ama ne kadar da eğlenirdik. Benim de anlatacak bir şeyim olmazdı genel de ama onun hikayelerini dinleyip, yorum yapmaya tercih ederdim.

Son zamanlarda  ise Yıldız hep aynı kişiyi bahseder olmuştu. Semih söyle Semih böyle. Şunu yaptık, bunu yapacağız. Harika ama bunları anlatırken yaşanan hüznü fark etmemek elde değil. Hatta arada dalıp gitmesi insanı düşündürüyor.

“Çok mutlu değilsin galiba, Yıldız” diyorum ama o itiraz ediyor.

“Yok, yok. Var bir şey ama bunu da atlatacağız.” Diyor ya da bana sırrını vermek istemiyor başlangıçta.

Ama bir şey var ki Yıldızın gözü parlamıyor anlatırken. Aşık bir kadın fark edilmez mi.? Mümkün değil. Peki ama neden ışıltıyı göremiyorum. Birkaç sohbet sonra artık kaçamıyor.

“Erkek arkadaşım kumar oynuyor, Filiz. Ne yaptımsa vazgeçiremiyorum. “

Bekliyordum böyle bir şey. Bu haberi duyar duymaz;

“Bırak o adamı canım, benim bildiğim kumarbazlar asla vazgeçmez. Seni de bu durumda mutlu edemez” diyorum ama beni dinlemiyor ki…

Çünkü adam bir kere çok zenginmiş. Hem İstanbul’un nadide yerlerinde ve de hem de İstanbul dışında evleri varmış. Bunun dışında çok da bonkör ve bayanlara karşı oldukça nazikmiş. Filiz’in bir dediğini tekrarlatmıyormuş. Bunlar bir kadın için ne kadar da hoş özellikler. Fakat ne var ki kumar alışkanlığı çok kötü bir bağımlılık. Adeta bir hastalık gibi.

“Kumarbaz olduğu gibi alkolik de olabilir. Değil mi Yıldız?” diye soruyorum yine dalıyor.

Anladım ki ateş bacayı sarmış. Ve benim sevgili arkadaşıma ne desem bir faydası yoktu. Dediği gibi demek ki gerçekten aşık olmuştu ki;

“Ben onu her şeye rağmen seviyorum” dediği an var ya işte o zaman

“Peki Yıldız. Ben işine karışmıyorum. Umarım mutlu olursun ama dediğimi unutma ki bu adamdan sana bir hayır gelmeyecek. Seneler sonra bunu seninle konuşacağız” dedim ve arkadaşımın yanından ayrıldım.

Sanırım o son görüşmemdi. Bir daha haber alamamıştım. Ben de bu olayın üzerine düşmemiştim doğrusu. Yetişkin bir kadındı ne de olsa.

İşte böyle. Aylar sonrası Yıldızdan gelen telefon bu yüzden bana iyi bir haber gibi gelmemişti….Ama kim bilir, umarım ben yanılırım….!

Gündelik işler devam ediyor. Yıldız arada beni arıyor ve hal hatır soruyor. Her telefon görüşmemizde onun mutlu sesini duymak beni de mutlu kılıyor. Ben de artık inanmaya istiyorum ki galiba kocası söz verdiği gibi evlenirken kumarı bıraktı. Çünkü öyle söylemişti.

“Filiz biliyor musun, bana söz verdi. Kumarı bırakacak. Aksi takdirde evlenmeyeceğimi biliyor”  demişti de inanmamıştım demek ki adam gerçekten sözünün eri çıkmış. Bravo doğrusu.. Beğendim bu davranışını. Hatta bir gün Yıldızın davetini kıramayarak yazın Büyükada da sezonluk kiraladığı eve gittim. Kocasıyla tanışmayı bekliyordum ki öyle oldu.

Kapıyı önce Yıldız açtı. Her zamanki gibi güzel ve alımlı. Yıldız’ın arkasında bir bey belirdi. Orta yaşlarda, kel kafalı, göbekli,  beyaz atletli bey sigarasını söndürüp karşılamaya geldi beni.

“Hoş geldiniz” diye elini uzattığında şok olduğumu ifade etmeliyim. Yıldız sanki bu durumu anlamış gibi

“Sana bir su getireyim mi?” diye sormaz mı?

Biraz utanarak Büyükada’daki beyaz köşkün olağanüstü balkonuna geçtik. Köşkün muhteşem manzarası ve evin harikulade dekorasyonu şaşkınlığımı biraz da olsa azalttı. Hele Yıldız’ı gözlerimle bu kadar mutlu görmüşken başka ne diyebilirdim ki…

O gün gerçekten çok güzel geçti. Tabii burada bulunduğumuz ortamın verdiği enerji, inanılmaz huzur dolu ortam ve sevdiğim arkadaşlarımın payı büyük. Artık ilk andaki şok geçmiş, akşama doğru neredeyse ailenin bir parçası olmuştum.

Tam evden veda ediyorum Semih bir teklifte bulundu.

“Ne dersiniz bu yaz hep birlikte Mikanos’a gidelim mi?”

Ben hemen kabul ettim zaten görmeyi çok arzu ettiğim bir yerdi. Yıldız’a baktım, o da bir reaksiyon vermedi ama onu tanıdığım kadarıyla reddetmez di.

Ama kapıdaki veda sahnesinde da bana öyle bir baktı ki içinden;

“Ne oldu sana. Hani bu adamı baştan beğenmedin. Daha yeni tanışır tanışmaz nasıl da hemen teklifini kabul ediyorsun”  dediğini hemen anlıyordum.

Aslında çok da yanlış sayılmazdı. Ama kendimce kocasını test ettiğimi sanıyorum. Bakalım dediğini yapacak mı? Orada kumar oynayacak mı? Gözümle Yıldız’a davranışını görecektim ya..Bunlar güzel sebepler. Fakat ben açıkçası seyahati çok seviyorum. Önemli olan birinin güzel bir fikir üretmesi. Her zaman hazır olmak gibi bir şey bu. Hele sevdiğim arkadaşlar teklif etmişse neden kabul etmeyim?  Artık başıma ne gelecekse o da benim riskim.

Büyükada’daki parti sonrası  program üzerine çalışmaya koyuluyoruz.

Yat mı olsun gemi mi olsun? Tarihleri nasıl ayarlasak? Tur mu alsak? Kolay değil bütün bunlar karar meselesi. Ama en azından bir şeye karar vermişiz ki hep birlikte tatile çıkacağız. Garip değil mi? Kumarbaz diye beğenmediğim arkadaşımın kocasını da alarak bir ekip olmuşuz ve hemen tatil programları peşindeyiz. Eh, tuhaf hakikaten. Kendimle de çekişmiyor değilim ama insan bu yanılabilir. Ben de bir insanım yani…!

Ve her şeyi kısa sürede tamamladık. Yolculuk için hazırız.

Yıldız ve kocası için bir kamara ben de çok yakın bir arkadaşımla eşleştim. Süper bir tatil beklentisiyle gemiye biniş için Sirkeciye geldik.

Tüm personeli Türk olan ve ilk intibası temiz ve eksiksiz hizmet olduğu anlaşılan bir gemide, kamaralarımıza acilen yerleşerek, kendimizi geminin güvertesine atıyoruz.

Ve sonunda yolculuk başladı. Haydi hayırlısı.

Ömrümde ilk defa bir gemi ile seyahate çıkıyorum. Endişelenmedim diyemem ama çabuk alışılıyor.

Artık bir süre sonra gemideki gürültüden genel vaziyet anlaşılıyor. Bir de doğru tahmin ettik mi mutlaka arkadaşlarla paylaşıyor, durumumuza gülüyoruz. O kadar keyifli vakit geçiyor ki. Gemide olmak farklı bir keyifmiş. Bunu tatmak çok hoş. Öte yandan casino bölümünden geçerken Semih’i orada görmek de bir o kadar şaşırtıcı.

“Demek tam olarak bırakmamış” diye düşünüyorum. Sonra da,

“Aman bana ne oluyor. Onların kendi hayatı” deyip günü yaşamaya devam ediyorum.

Fakat öte yandan Yıldız’ın bu seyahatten çok keyif almadığını görmek zor değil. Bunu sık sık belli ediyor, ifade etmese de..Pek aldırış etmiyoruz bu duruma, hepimiz tatildeyiz sonuçta….

Bu arada benim oda arkadaşımla biraz uyku problemim oluyor. Geç yatıyoruz. Çünkü gemide düzenli eğlence programları var. Onlara katılmak isteyince vakitte epey geç oluyor ve odaya geldiğimde bir de gemi sarsıntıları eklenince haliyle küçük kamarada kıvranıp duruyorum. O kadar da uykusuzum ki.

Yine bir gece küçük kamarada oda arkadaşımla uyumaya çalışıyoruz. Saat sabahın 3’ü ya da 4’ü. Nihayet uykuya dalmıştım ki, korkunç bir sallanma ile sarsıldık. Rüya mı gerçek mi karar veremedim.  Başım nasıl da dönüyor, midem de bulanmaya başladı. Acaba bende mi bir şey vardı? Dışarıyı dinliyorum. Kimseden çıt yok. Ne koridor ne de diğer kamaralar, hayret edilecek kadar sessiz. Sanki her şey yolunda gibi. Demek ki ben rüya görüyorum diyecektim ki bu kez tuhaf tamir sesleri, dalga hışırtısının yerini aldı. Birileri çekiç mi sallıyor nedir bu saatte? Kim ne yapabilir? Umarım bir arıza yoktur. Yoksa ne yaparız denizin ortasında. Bütün bunları düşünürken tekrar dalmışım, sabah uyandığımda bir de baktım ki meğerse Yunanistan’ın ünlü adası Mikonos’a nihayet demir atmışız…..

Geminin içi sakin, yolcular kahvaltı salonunda. Her şey yolunda. Sanki dün gece hiçbir şey olmamış gibi. Bir de denize bakıyorum ki, ben düş görmemişim her şey gerçekmiş. O kadar muazzam dalgalar var ki geminin nasıl yanaştığına şaşmamak elde değil. Kaldı ki bazı gemiler yanaşamadan geri dönüyor. Ne kadar acı. Buraya kadar gelip, geminin güvertesinden sessizce el sallamakta vardı. Ne mutlu ki kıyıdayız ve adayı gezebileceğiz.

Sabah saatlerinde Mikonos sokaklarında yürüyoruz. Ne büyük keyif. Daracık beyaz sokaklar hiçte akşamdan kalmış gibi görünmüyor. Çünkü dükkan, cafe sahipleri almış eline süpürgesini kapılarının önünü temizliyor. Ne hoş bir manzara bu, sabah temizliği gibi. Hani derler ya herkes kapısının önünü temizlese. İşte bu sahneyi burada görmek mümkün. Gece sabaha kadar kimbilir neler yaşandı bu sokaklarda ama şimdi bizler tertemiz beyaz taşlara basmaktan keyif alıyoruz. Diğer taraftan da temiz ve kuru havayı hissetmeye çalışıyoruz. Çok rüzgar olsa da sokak içinden yürünebilir ve Mikonos’un kendine has beyaz zemin üzerindeki mavi çerçeveli binaları seyredilebilir. Yalnız sessiz olmak lazım. Küçük bir gürültüde pansiyonun sahibi “Şist. Uyayan var” diye sizi ikaz edebilir. Haklı da tatildeki insan hele burada olursa kimbilir kaçta yattı?. Biz kendi işimize bakıp fotoğfraf çekmeye devam etmeliyiz. O kadar malzeme var ki etrafta. Insanlar yavaş yavaş dolmadan bu güzel bahçeli küçük beyaz evlerin harika görüntülerini kaçırmamalı. Daracık sokaklarda yürürken insanlar sokaklara akmaya başlıyor. Ne kadar ilginç, yollar dar olsa da kimse kimseye çarpmıyor. Neden mi? Bunun sırrını çözemedim doğrusu..!

Labirent gibi olan sokaklarda şaşırsanız da kaybolmak mümkün değil. Rüzgâra bakmak yeterli. Sizi sahile götürecektir. Sahilde de zaten merkezi bulmak çok kolay. Birkaç adım ötede. Hatta mutlaka grubunuzdan birisini merkezdeki banklardan birinde dinleniyor bulmanız çok büyük bir olasılık. Böylece kaybolmakla, bulunmak arasındaki süre çok kısa..

İşte hemen sahile çıktık. Mikonos’un simgelerinden ünlü Yel Değirmenleri karşıda. 4 adet yan yana sıralanmış yel değirmenleri ve fonda şiddetli esen rüzgar eşliğinde fotoğraf kareleri. Uçuşan saçlar, vuran dalgalar ve sıcak havanın  verdiği rehavet ortamında içinde zorla gülümsenen resimler. Bir yandan da sürekli koşturan gruptan uzak kalmamalı. Daha görecek yerler var. Örneğin biraz ileride sahilde görülen taştan yapılı yalı evleri. Uzaktan bakıldığında dalga sanki pencereden içeri giriyor gibi geliyor. Ama kimsenin aldırdığı yok. Bu sesle gece nasıl uyuyorlar diye düşünüyorum ki sonra bu düşünce saçma geliyor. Gece uyuyan yok ki. Burası 24 saat ayakta..:-)

Barlar sokağından geçiyoruz. Gündüz çok sakin ve neşesiz. Akşam kim bilir nasıl değişecek. Bu barların her biri ayrı kimlik taşıyor diyorlar. Caz severseniz şu bar, sirtaki için ise burası. Veya Latin müzik isterseniz o da mümkün ama karşıdaki yer gibi. Gece sesler karışmazmış. Ayrıca ses ile ilgili bir kısıtlama da olmamış bugüne kadar.  Dediğim gibi burada hiçbir kısıtlama yok anladığım kadarıyla. Ama hiçbir konuda….!

Elbette turistik bir bölge burası ama paralı turistlere göre. Yeter ki aradıklarını bulsunlar, bütçe sorunları yok gibi gözlemledim. Otel fiyatları da adanın içinde ucuz değil. Birini seçerek sordum. 150 euro’dan başlıyor deyince sessizce uzaklaştım. Bize ucuz gelmiyor ama zaten onunda rezervasyona ihtiyacı yok. Başında “yer yok” deyip noktayı koydu otelin sorumlusu. Hatta önümüzdeki sene, Ocak’da başvurun, bakarız demeyi de ihmal etmedi. Ben de bu durumda “hayır başvurmam, otelinizi hiç beğenmedim” diye tepkimi verdim hemen.

Ada tipik bir ada görünümünde fakat denizinin çok iyi olmadığını söylediler. Kumdan ziyade çakıl taşı ve yosun varmış. Belki de bilemedik güzel sahillerini, gizli köşelerini. Aslında ünlü plajlarına giden olmadı değil. Hatta tümünün halka açık ancak şezlong ve şemsiye için kira ödedikleri önceden bildirilmişti. Sanırım gece vakti plajlar daha enteresan geliyor turistlere. Biz göremeden ayrıldık ne yazık ki…! Ne göreceğimizi merak etmedik değil, o kadar üzerinde konuşuldu ki, ama ne yapalım varsın bu da eksik olsun.

İnanılmaz bir tüketim var sokaklarda. Yüzlerce turist dünyanın birçok ülkesinden akın etmiş. Başta İtalyan gençlerinin plaj partileri konuşulmakta. Her yer satıcı, mağaza, cafe, lokanta kaynıyor. Gündüz 14:00’e kadar açık sonra siesta zamanı. 18:00 sonrasında tekrar iş başındalar. Artık kimbilir belki de sabaha kadar hizmet var. Buradaki model böyle. Hele havaalanından uçak hiç eksik olmuyor. Neredeyse dakika başı uçuş var. İmrenmemek elde değil. Buraya gerçekten para akıyor bu dönem. Turist de zengin ve de cömert. Kaliteli yaşıyor parayı esirgemeden. Ülkenin veya adanın pazarlama uzmanlarını tebrik etmek lazım.

Ve saat 00:00. Geminin kalkış vakti yaklaşıyor. Yine şiddetli bir kalkış töreni. Biraz manevra, biraz zorlanma ama sonunda yola koyuluyoruz sallana sallana. Bir sonraki limana doğru yolumuz açık. Ardımızda kalan geminin sudaki izi, “tekrar bekleriz”  diyor mahzunca..

İşte bir seyahatin sonuna daha gelmiştik. Doğrusu ben çok eğlenmiştim. Oda arkadaşım da mutlu görünüyor. Ama Yıldız ile Semih tarafında problem gezi boyunca devam etti. Sorgulamak ne kelime birlikte yemek bile yiyemedik desem doğru olacak. Çünkü Semih gündüzleri uyuyordu. Yıldız’ın ise kamaradan dışarı çıksa da konuşmaması bizi deli ediyor,  öte yandan aile içine karışmayalım diye onları yalnız bırakıyorduk.

Böylece kısa Mikanos gezimiz tamamlandı ve herkes İstanbul’daki kendi hayatına döndü.

Ben birkaç kez Yıldız’a ulaşmayı denedim ama telefonunu açmadı ya da kapalıydı. O geziden sonra ne oldu ne yaptılar bilemedim ya da gezi esnasında neler yaşadılar..

“Neyse bir gün bana geri dönecek ve anlatacak” diye hep bekledim ve o gün ancak bir sene sonra geldi.

Oturduk, konuştuk. Önce şaşırdım çünkü hamileydi, evet bu çok güzel bir haberdi ama Yıldız çok bitkin ve üzgün görünüyordu.

“Semih, kumarda her şeyini kaybetti” dedi kısık bir sesle.

“Bir tek kızım var elimde kalan, onu da ona vermek istemiyorum”

Sonunda gezimiz sonrasındaki yaşadıklarını bir bir anlattı Yıldız..

O aşık olduğu adam evlendikten sonra her ne kadar söz vermiş olsa da kumara devam etmiş. Tüm tedavi çalışmaları, terapiler, ikna için gayretler netice vermemiş ve adam kumardan kopamamış. Kendi servetini kaybettiği gibi Yıldız’ın aileden kalma evini satması için ona baskı uygulamış.

“Fark ettiğinde boşansaydın ya “ demeye çalışıyorum ama beni hemen susturuyor.

“Kolay mı? Her terk edişimde beni buldu ve bebeğimizin üstüne yemin etti. Ama bir süre sonra yine döndü. Olmadı, kopamadı adam bu işten ne yaptımsa olmadı, hayatımızı mahvetti” deyip haykırmaya başlamaz mı…

Tüm sinirlerim boşaldı. Ne yapacağımı şaşırdım.

Karnında bebeği ile dışarıda kalmış hala genç ve güzel bir kadın. Ve de benim her şeye rağmen en sevdiğim arkadaşlarımdan. Ne diyebilirdim ki,

“Üzülme, hayatını yeniden kurarız, sana elimden geldiğince yardımcı olacağım. Bebeği de birlikte büyütürüz” diye moral vermeye çalıştım ama beceremedim.

Yıldız’ı, bir süreliğine evimde misafir ettim. Ayrıca ben de yalnızdım. Can yoldaşı olarak yalnızlığıma iyi gelmişti. Sonra bana işlerim de yardım da ediyordu. Ama elbette çok mutsuzdu. Her iş dönüşü onu daha yıpranmış buluyordum. Kendisine bakmayı bir yana evime taşındığından beri doğru dürüst güldüğünü bile görmemiştim. Her konuşmamızda  bir ara onun kayıp gittiğini fark etmemek elde değildi. Günden güne de suskunlaşıyordu.

Onu bir psikologa götürmeye karar verdim.  İlk önerdiğimde kabul etmedi. İkna etmek için az uğraşmadım ama sonunda hatırım için bir kereliğine gitme konusunda ikna oldu.

Tavsiye üzerine Nişantaşı’ndaki bir doktordan randevu almıştım. Günü geldiğinde muayenehaneyi biraz zor bulduk ama içeri girince karşılama ve temizlikten çok etkilendik diyebilirim.

Tam saati geldiğinde sekreter içeriye davet etti. Ben de ona eşlik ederek içeri girmiştim ki birden hepimiz hayretler içinde kaldık.

“Ah, inanmıyorum, Salim bey. Bu ne güzel sürpriz” diyecek oldum ama o bizden daha hoş cümlelerle memnuniyetini belli etti;

“Asıl benim için büyük bir sürpriz. Gemideki en hoş iki bayanı tekrardan göreceğimi nasıl düşünebilirim?”

Böylece geride kalmış Mikanos seyahatimiz tekrar gözümüzün önüne geldi. Ne hoş zamanlar yaşamışız meğer. Gemide olmak ne güzelmiş. Salim bey ve hanımı da çok şirin bir çift idi. Her konuya uyum sağlayan, oldukça neşeli, sosyal bir çift olarak hatırlıyorum.

“Eşiniz nasıl” diye soracak oldum.

“Maalesef geçen sene ayrıldık” demez mi bu habere gerçekten üzüldüm.

Diğer hastalar beklemesin diye sohbeti kısa tuttuk ama öte yandan Yıldız’ın bakışlarındaki değişimi görmek çok hoştu. Boş bakışların yerine bir anlam gelmesi bu tesadüfi buluşmanın başka anlamları da olabileceği ifade ediyor gibiydi. Ama emin değildim.

Eve döndüğümüzde Yıldız’ı hemen sorguya çekmek istemedim ama bir şeyler hatırladığını fark ederek benimle paylaşmasını rica ettim. Ama o yine geri çevirdi bu isteğimi ve hemen odasına doğru ilerledi.

Ertesi gün de konuşmadı ama nasılsa devam eden günler boyunca doktoruna gitmeye devam etti. Oysaki sadece bir kez gitme konusunda onu ikna edebilmiştim. Demek ki bir şeyler vardı, bilmediğim. Birkaç kez  sormayı denedim ama yine cevap alamadım.

Evet,, ortada bir muamma vardı ama aynı zamanda ruhsal açıdan iyileşen bir anne adayı görüyordum. Arkadaşımın bu derece düzelmesi elbette beni mutlu ediyordu. Her ne sebepten olursa olsun..

Bir akşam eve döndüğümde içeride kimseyi göremedim, sadece mutfağın ışığı yanıyordu. Tıpkı Türk filmlerinde olduğu gibi, mutfak masasının üzerinde bir not gördüm.

“Arkadaşların en güzeline” başlıklı yazılmış olan notu okumaya başladığım an, göz yaşlarıma engel olamıyordum.

Mutluluktan mı, üzüntüden miydi bunlar. Ama sicim gibi akıyordu gözlerim.

Kendimi toparlayıp, koltuğuma yaslandığımda çalan telefon ile kalmak zorunda kaldım.

“Ah, canım sen misin? Nasılsın, neredesin?” diye soracak oldum

ama telefondaki sesin verdiği enerjiden fark ediyordum ki

“Canım sormaya bile gerek duymuyorum. Ben ne diyeceğini anladım”

Yazar: admin